DARWİNİZM hakkında bilgi, ansiklopedik kaynak. Nedir, kimdir, nerededir, nasıl çalışır, nedenler, ne zaman sorularına cevap arayanlara, darwinizm hakkında bilgi.
Alm. Darwinismus (r), Fr. Darwinisme (m), İng. Darwinism. Hayatın ve canlı varlıkların meydana gelişini, tesadüfi olaylarla açıklamaya çalışan biyolojik bir görüş veya faraziye. ’Evrim teorisi, evolusyon teorisi, tekamül nazariyesi’ gibi isimlerle de anılır. Kelime olarak evrim; basitten mükemmele doğru değişme, gelişme, tekamül demektir. İlkel olanla yetinmeyip mükemmel olanı aramak manasına gelir. Darwinizm savunucularının, hayatın başlangıcı ve canlıların çeşitliliğiyle ilgili görüşleri şöyledir: ’Hayat ve canlı varlıklar, tesadüfen meydana gelmiştir. Önce inorganik maddelerden organik maddeler ortaya çıkmış, sonra bu organik varlıklar biyolojik varlıklara dönüşmüştür. Herhalde, bütün canlıların yapı taşı olan hücre, milyonlarca yıl önce denizlerde tesadüfen meydana gelmiş, bundan da zamanla küçük deniz bitkileri ve hayvanları, sonra karadaki bitki ve hayvanlar, en sonra da çeşitli dönüşümlerden geçerek insan yeryüzünde gözükmeye başlamıştır.’ gibi laflar söylüyorlar. Böylece Adem aleyhisselamın topraktan yaratılmadığını, Kur’an-ı kerimin ve mukaddes kitapların, haşa hikaye olduklarını, ilk canlı maddeyi vücuda getiren büyük bir kudretin varlığına inanmanın fenne uymayacağını anlatıyorlar. Darwinizm ve diğer adıyla evrim teorisi yalnız Darwin’in olmaktan çıkmış yukarıdaki gibi özetlenebilen şeklini almıştır. Teori, Darwinizm ismiyle anılmakla beraber, öne sürülen görüşlerin pek çoğu ile Darwin’in alakası yoktur. Bazı çevreler bilhassa materyalist ve ateist (dinsiz) kimseler için ’Darwinizm’ adeta yepyeni bir ’din’ veya ’mezhep’tir. Profesör Gish, evrimcilerin görüşleriyle ilgili olarak; ’Evrim felsefesi, aslında evrimcilerin kendi dünya görüşleri içerisinde yer alan bir inanç sistemidir.’ demektedir. İlk canlının meydana gelişiyle ilgili görüşler Oparin ve Haldene’nin hipotezlerine dayandırılır. Bunlara göre: İlk atmosferin terkibi bugünkü gibi değildi ve yapısında serbest oksijen yoktu. Metan (CH4), amonyak (NH3), su buharı (H2O) ve hidrojen (H2) gazlarından meydana gelmişti. Bu gazlar, yoğun ultraviole (mor ötesi) ışınların enerjisiyle reaksiyona girmiş ve organik maddeleri meydana getirmişti. Evrimciler; organik maddelerin yağmur sularıyla sıcak denizlere sürüklendiğini, kendi aralarında birleşerek ’koaservat’ denen daha kompleks bileşikler yaptığını ve bunlardan da, ’amip benzeri’ ilk hayat hücresinin meydana gelmiş olabileceğini iddia ettiler. Mesela, fizyolojist Haldene: ’Bundan milyonlarca sene evvel, sıcak denizlerde, güneşten gelen ultraviole şualar tesiriyle, inorganik gazlardan, organik bileşikler meydana gelmiş ve ekviproduktif hassası olan ilk molekülün, yani aldığı gıda maddelerini, kendi gibi canlı şekle çeviren hücre molekülünün de, bu arada, bir tesadüf eseri teşekkül etmiş’ olmak ihtimalini söylemiştir. Fakat, bu bir hipotez (faraziye) olup, bir tecrübe ve hatta bir teori (nazariye) bile değildir. Ekviproduktif özelliği olan bir molekülün nasıl meydana geldiğini gösteren bir bilgi, hatta bir nazariye bugün mevcut değildir. Fen bilgileri, müşahede ve tedkik ilimleridir. Fen olayları, önce his uzuvları ile veya bunları takviye eden aletlerle gözlenir ve olayın sebepleri tahmin olunur. Sonra, bu olay, tecrübe ve tekrar edilerek, bu sebeplerin tesirleri, rolleri tespit edilir. Bir hadisenin sebebi ve oluş tarzı biliniyorsa, buna inanılır. Fakat tecrübe edildiği halde, sebepleri anlaşılamayan hadiseler de vardır. Bunlara sebeb olarak, birçok fikirler ileri sürülür. Bilim adamlarının, sebebi ispat edilemeyen hadiseler hakkındaki şahsi kanaatlerini ifade eden bu fikirlerine ’faraziye’ veya ’hipotez’ denir. Bu fikirler mutlak değildir. Bir hadiseyi, muhtelif adamların başka başka tefsir ettikleri de olur. Bir hipotez, bir çok bilim adamı tarafından benimsenip, geniş bir geçerlilik kazanırsa, ’teori’ adını alır. Teoriler, hipotezlere göre daha güçlü görüşlerdir. Gerek hipotez, gerekse teoriler fen bilimlerinde bulunabilir. Fakat bunlar ispat edilip ’bilimsel kanun’ haline gelmedikçe, fen bilimlerine mal edilemez. Fen biliminin malı olamaz. Bir gerçekmiş gibi savunulamaz. Bunlar bilim adamları tarafından, her zaman şüpheyle bakılan, tenkit ve yoruma açık görüşlerdir. Yanlışlığı ispat edilenler, reddedilerek terk edilir veya gözden geçirilerek yenileri kurulur. Haldene’nin sözü, nihayet teori olmaktan çok uzak bir hipotezdir. Laboratuvarlarda, ’hayatın kimyevi temelleri’ olarak amino asitler, koaservatlar ve proteinler ve daha nice hassas terkipler imal edilebilse de, bunlarda çok basit de olsa canlı bir yapıya ulaşılamaz. Bugüne kadar hiçbir kimyager veya biyolog amino asitleri birleştirerek canlı bir yapı meydana getirememiştir. ’Hayat’, sadece, bir maddi elementler kompozisyonu olarak ele alınamaz. Bu kimyevi terkibin ve maddi elementler kompozisyonunun üzerinde ’ilahi bir kudretin’ varlığı gerekmektedir. Evrim, iddia edilmiş fakat hiçbir zaman insanlar tarafından gözlenememiştir. Mesela, hiç kimse, kainatın veya hayatın başlangıcını, herhangi bir türün evrimle değiştiğini görmemiş, bir balığın bir kurbağaya dönüştüğüne veya bir maymunun insan haline geldiğine şahid olmamıştır. Evrimi müşahade etmek mümkün olmadığı gibi, deneyle de ispat edilemez. 7787 Evrimin, deney metodlarıyla ispatının mümkün olmadığını, evrimciler de, açık sözlülükle kabul etmektedirler. O halde, deneye dayalı metodlarla incelenemeyen bir teorinin, ilmi olduğu nasıl iddia edilebilir? O halde, açık bir ifadeyle söylemek gerekirse, evrim teorisi bir zandan ibarettir ve deneye dayalı bilimin dışındadır. Canlıların basitten mükemmele doğru değiştiğini ilk yazan Fransız doktoru Lamarck’tır. 1809’da neşrettiği Filozofi Zoolojik ismindeki kitabında ’Canlıların bir asıldan türeyebileceğini’ yazdı. Fakat aynı asırdaki biyologlar, Lamarck’ın verdiği misallerin, hayvanların birbirlerine dönmesi değil, canlıların bulundukları muhite intibak etmelerini (adaptasyonu) göstermekte olduğunu söylediler. İkinci olarak İngiltereli bir biyoloğun oğlu olan Charles Darwin, 1859’da yayınladığı Türlerin Menşei ismindeki kitabında canlılar arasındaki hayat mücadelesini anlattı. ’Canlılar bulundukları muhite uymak için mücadele eder. Bu hayat mücadelesini kazananlar yaşayabilir, kaybedenler ölür.’ dedi. Hayat mücadelesindeki elenmelerine, ’doğal seleksiyon=tabii ayıklanma’ adını verdi. Canlıların muhite uyduklarını, bunun için ufak değişikliklere uğradıklarını yazdı. Bunun sonucunda her türün bireyleri arasında çeşitlilik, varyasyon (değişme) olduğunu ileri sürdü. Misal olarak da, zürafaların ataları arasında uzun ve kısa boyunlu varyetelerin (ait olduğu türden çok ufak farklarla ayrılan bireylerin) var olduğunu söyledi. Dünyanın kuraklık devrelerinde kısa boyunluların ot bulamayarak açlıktan öldüklerini, uzun boyunluların ise, ağaç yapraklarına uzanarak hayatlarını devam ettirdiklerini ve bugünkü zürafaların, o uzun boyunluların nesilleri olduğunu idda etti. Buna da çeşitli itirazlar oldu. İlme, gerçeğe dayanmayan bu hususlar gerçek ilim adamları tarafından devamlı reddedildi. Hatta Darwin de göz, beyin gibi karmaşık organların nasıl meydana geldiğini anlamaktan aciz olduğunu bildirmiş, bir arkadaşına yazdığı mektupta, ’Gözün teşekkülünü düşündükçe çıldıracak gibi oluyorum.’ demiştir. Bütün evrim teorilerinde asıl gaye, insanın maymundan veya başka bir hayvan türünden geldiğini izah veya isbat etmeye kalkışmak değildir. Bu teorilerde temel görüş; hayvan olsun, bitki olsun, bütün organizmaların birbirlerinden meydana geldikleri ve bunların bir kaynağa, ortak bir ataya irca edilmelerinin mümkün olduğu fikridir. Başka bir ifadeyle, evrimciler türlerin sabit olmadığına, eski türlerin zaman içinde değişmesiyle günümüzdeki türlerin meydana geldiğine ve bu değişimin günümüzde de devam ettiğine inanırlar. Yeni türlerin meydana gelişinde tesadüflerin ortaya çıkardığı ani değişimlerin (mutasyonlar) asıl rolü oynadığını iddia ederler. Mutasyonlar, herhangi bir sebeple kromozomların genlerinde meydana gelen ani değişmelerdir. Tabiatta çok az rastlanan, tür hudutlarını aşmayan ve çoğu öldürücü olan olaylardır. Gen mutasyonları DNA kıvrımlarındaki hatalardır. Mutasyonlar sonucunda ana ve babadan, bir veya birkaç karakter bakımından değişik yavrular doğabilir.Mesela, gen mutasyonları yüzünden Drosophila (Sirkesineği)nın gözleri kırmızı veya beyaz olabilir. Kanatları kısa, uzun veya vazife görmüyor olabilir. Fakat bunlar hep organlardaki karakter değişimleridir. Deneysel mutasyonlarla yeni organlar veya türler meydana getirilmemiştir. Aslında mutasyonların meydana gelme ihtimali de çok azdır (milyonda bir ihtimal). Bir milyon fertten ancak birisinde görülebilmektedir.Kaldı ki, mutasyonların çoğu zararlı ve öldürücüdür. Yeni türlerin oluşumunu, göz ve beyin gibi karmaşık yapılı organların meydana gelişini, tamamen tesadüflere bağlı olan ve milyonda bir ihtimalle meydana gelebilen, çoğu sakatlayıcı, kısırlaştırıcı, düşürücü ve öldürücü olan mutasyon olaylarına bağlamak mümkün değildir. Evrim teorileri, hayatı ’tesadüflere’ ve ’mücadeleye’ indirgemede aynı fikirdedirler. Bu görüşlere göre ’hayat bir mücadeledir’ ve yeryüzünde bir mükemmeliyet aramak beyhudedir. Tesadüflerin ortaya çıkardığı değişmeler hayat çarkını çevirmektedir. Kısaca hayat, tesadüflerin eseridir. Yani, bir yaratıcısı, bir nizam vereni yoktur derler. 0694 İşte bu sebepten bilhassa materyalist görüşün hakim olduğu felsefi ekoller ve diğer ateistler (dinsizler) bu teoriye dört elle sarılmışlardır. Çünkü kendileri de kainatın ve hayatın bir yaratıcısı, bir nizam vericisi olduğuna inanmamakta, mukaddes kitaplarda bildirilenleri ve peygamberlerin haber verdiklerini inkar etmektedirler. Düşüncelerini haklı çıkarmak ve geniş insan kitlelerine yayabilmek için de çok çeşitli yollara başvurdukları bilinmektedir. Propaganda bu yolların en çok kullanılanıdır. Bunun için de her türlü basın yayın vasıtalarından istifade etmekde, sık sık buralarda hayatın tesadüfiliğini, insanın maymundan veya başka bir hayvandan geldiğini tekrarlamaktadırlar. Böylece ilmi çevrelerde reddedilerek tartışılması çoktan bırakılmış olan ’evrim konusu’, materyalist görüşün kontrolündeki yayın organlarında aktüel tutulmaya çalışılmaktadır. Mesela; bir fen adamı, jeolojik tabakalar arasında bulduğu bir kemik parçasında tetkikler yaparak, hayat üzerinde kıymetli bilgiler toplamaya uğraşırken, beri taraftan, fen ilimlerini anlamayanlar radyodan veya bir broşürden bunu haber alıp, ’İnsanların aslı olan maymunun kemikleri bulundu. İnsanların maymundan hasıl olduğu hakikat halini aldı.’ şeklinde yalan haberler yayıyorlar. Bugün paleontoloji mütehassısları (yani ilk zamanda yaşamış canlıların iskeletlerini ve fosillerini inceleyenler), türlerin, fosillere göre, birdenbire yeryüzünde göründüklerini, aralarında geçiş formlarının bulunmadığını açıklamaktadır. Mesela, on beş yıl evrim üzerinde araştırmalar yapan Amerikalı Prof. T. D. Gish, bir makalesinde şöyle demektedir: ’Bütün jeolojik delillerden anlaşılan şudur ki, yeryüzünde hayat birdenbire ve çok kompleks (karmaşık) yapıdaki canlılarla başlamıştır. Fosillerden elde edilen sonuçlar, Kambriyan devrindeki hayvanların kendilerinden daha aşağı yapılı organizmalardan değil, doğrudan kendi yapılarıyle yeryüzünde göründüklerini ortaya koymaktadır. Bundan başka, büyük canlı grupları arasında geçiş formu olarak dikkate alınabilecek tek bir fosil bile bulunamamıştır. Dolayısıyla mercanlar doğrudan mercan ve ahtapotlar da ahtapot olarak meydana gelmiştir.’ Fransız profesörü Vialleton; ’Canlı vücutlarındaki teşkilatlanma tarzlarının jeolojik devirler boyunca ağır ve tedrici bir tekamül takib ettiği görülmez. Önce tek hücreli bir canlı, sonra basit hücre grupları, daha sonra da çok hücreli canlılar görülmez. Canlılar daha başlangıçtan itibaren açık şekilde ayrılan muhtelif tiplerde yaratılmıştır.’ demektedir. Evrimcilerin, sürüngenlerle kuşlar arasında geçiş formu olarak ileri sürdükleri fosillerden birisi Arkeopteriks’tir. Arkeopteriks, sürüngen benzeri özellikleri bulunan büyük bir kuştur. Kanatlarının kenarlarında pençe şeklinde kısımlar, gagasında dişler ve kuyruğunda omurga mevcuttur. Bu özelliklerden dolayı bir sürüngenden geldiği savunulmaktadır. Halbuki günümüzde kuşların çoğundan farklı özelliklere sahip, nadir kuş türleri mevcuttur. Mesela; Güney Amerika’da yaşayan ve ’tepeli tavuk’ olarak da bilinen Hoatzin kuşu (Opisthocomus hoatzin), gençlik devresinde kanatlarında iki pençeye sahiptir ve küçük bir omurgayla uçmaktadır. Ayrıca, Afrika’da muzculgiller (Musophagidae) familyasından Turako kuşu (Touroco coryhaix)nun genç olanlarının da kanatlarında pençeler mevcuttur ve bu da uçmaktadır. Bu kuşlar uygun tabakalarda fosil olarak bulunsaydı, evrimciler bunları da sürüngenlerle kuşlar arasında geçiş formları olarak adlandıracaklardı. Günümüzdeki kuşlar dişsiz olduğu gibi, eskiden yaşayıp nesilleri tükenmiş dişli kuşların varlığı da gayet tabiidir. Nitekim günümüzde yaşayan kurbağaların bir kısmı dişli, bir kısmı ise dişsizdir. Dişsiz sürüngenler de mevcuttur. Arkeopteriks de nesli tükenmiş dişli bir kuştur. En son araştırmalar da, Arkeopteriks’in bir geçiş formu olmadığını ispatlamıştır. Nitekim 1972 yılında Yale Üniversitesi profesörlerinden John Ostron, Arkeopteriks’in yaşadığı Jura devrinden daha eski tabakalar arasında, zamanımızda yaşayan kuşlara benzer fosiller bulmuştur.Yayınladığı makalede de; ’Jura’dan daha yaşlı tabakalar arasında gerçek kuşların varlığının, Arkeopteriks’in bir geçiş formu olmadığını gösterdiğini’ ifade etmiştir.