JEOLOJİ hakkında bilgi, ansiklopedik kaynak. Nedir, kimdir, nerededir, nasıl çalışır, nedenler, ne zaman sorularına cevap arayanlara, jeoloji hakkında bilgi.
77 Alm. Geologie (n), Fr. Géologie (f), İng. Geology. Yer bilimi. Yer kabuğunun bileşimi, yapısı ve tarihi ile ilgilenir. Jeoloji ilmi, yeryüzünde yaradılışından itibaren yaşamış canlıları ve çeşitlerini de inceler. Ay ve meteor taşlarının incelenmesi de jeolojinin konusudur. Dar anlamda özellikle ortalama kalınlığı 35 km olan ’yerkabuğunun’ bilimidir. Bu şekli ile jeoloji yeryüzünü ve yeryüzü ile insan toplulukları ilişkisini inceleyen coğrafyadan ve yerküresini bütün olarak fiziksel metodlarla araştıran jeofizikten ayrılır. Ancak, bugün bu üç bilim dalı ve bunlara katılan jeokimya, oseanografi ve meteoroloji yalnızca yerbilimleri adı altında toplanmaktadır. 77 Jeolojinin tarihçesi: İlk insan ve ilk peygamber hazret-i Adem yaratılıp neslinin çoğalmasından itibaren insanlar yer kabuğundaki maddelerden faydalanmış, maddelerin yapılarını, karaların şekillerini incelemişlerdir. Buna rağmen, bugünkü modern jeoloji ilminin kuruluşu 200 seneyi geçmez. Yunanca ’ge’ yer anlamına gelir. Jeoloji, yer bilimi demektir. Eski çağlarda taşların ve toprakların zamanla değişikliğe uğradıkları az da olsa biliniyordu. Beşinci yüzyılda Herodot taşlara, fosillere dair gözlemlerde bulunmuştur. Bilhassa Mısır’da Nil yatağında ve deltasında yaptığı fosil incelemeleri önemlidir. Daha sonra İbn-i Sina, El-Biruni, Ömer Hayyam gibi bilgin ve düşünürler de bu konuda incelemeler yapmışlardır. On yedinci yüzyılda yer kabuğunun tabakalardan meydana geldiği ve tortu maddelerinin zamanla sıkışarak yeni tabakalar meydana getirdiği anlaşılarak üst üste binme kanununun temel prensipleri atıldı. On sekizinci yüzyılda yerkabuğunun katlarının meydana gelmesi için çok uzun zamanlar geçtiği ve katlar arasında fosillerin bulunduğu anlaşılınca jeolojik zaman kavramı meydana çıktı. On dokuzuncu yüzyılda jeolojistler, jeolojinin genel teorilerinden sıyrılıp teferruatlı incelemelere girdiler. 1860’ta Kuzey Amerika’da yapılan incelemelerde, kayaçlarda Mesozoik ve Tersiyer zamanlardan kalma bol miktarda omurgalı hayvan kemikleri bulununca, Hutton ve Playfair’in çok önceleri iddia ettikleri yerkabuğunun uzun zaman sürerek meydana gelmesi ve yerkabuğunun zamanla kırılıp alttaki tabakaların yüzeye çıkarak daha genç tabakalar üzerinde yer alması üst üste binme kanunu kabul edilerek jeoloji ilminin gelişmesi bu tarihten itibaren başlamış oldu. On dokuzuncu yüzyılın ortasında Buzul Jeolojisi önem kazandı. Bazı bölgelerde ana kayaçın üzerinde çok ince malzemeden iri malzemeye kadar meydana gelen bir tabakanın bulunduğu tesbit edildi. Ancak 1840’ta İsviçreli Louis Agassiz buzulların malzeme hareketine sebeb olduğunu ileri sürdü. Alp vadilerindeki bazı tabakaların buzullar tarafından sürüklenerek Kuzey Avrupa’dan getirildiği ve buzulların erimesiyle taşınan malzemenin buralarda kaldığı ileri sürüldü. Buna benzer gözlemler Buzul Jeolojisinin kabul görmesini sağladı. Jeolojinin diğer bir bölümü de Ekonomik Jeolojidir. 1848’de altının California’da ve Avustralya’da bulunması ve Amerika ile Avrupa’daki hızlı endüstrileşme; kömür, demir ve diğer cevherlere olan ihtiyacı çoğalttı. Bu konuda jeolojinin yardımı arandı. Petrolün keşfedilmesi ve buna olan ihtiyacın artması, petrolün meydana gelmesinin araştırılması ihtiyacını doğurdu. Jeoloji bilgileri petrol bölgelerinin tesbitinde kullanıldı. Bütün bunlarda yer altı tabakaları daha yakından incelendi ve jeoloji üç boyutlu bir cephe kazandı. Madenciliğin ilerlemesi ile jeoloji, maden cevherlerinin oluşumunda uygulanmaya başladı. 1282 1860-1870’lerde yeni aletlerin özellikle polarize mikroskopların ortaya çıkmasıyla, jeoloji alanında ilerlemeler görüldü. Genel olarak 0,025 mm civarında kalınlıklı pekçok mineral veya kayaçın ışık geçirdiği tesbit edildi. Bu suretle kesin bir şekilde minerallerin tanınması ve iç yapısı belirlenmeye çalışıldı. Kristal kayaçlar mineral bileşenlerine göre sınıflandırıldı. Bu suretle jeolojinin petroloji ve petrografi gibi önemli dalları ortaya çıktı. Yirminci yüzyılda jeolojinin genel çerçevesi ortaya çıkmıştı. Ancak yeni aletlerin yapılması, konuların daha belirli ortaya çıkmasını sağladı. Bu zamanda en çok etkili konu Kıtaların Kayması Teorisi olmuştur. Eskiden beri Güney Amerika’nın Afrika’nın batı kısmı ile benzeşimi dikkati çekmiştir. Bunların vaktiyle beraber olduğu çeşitli kimseler tarafından söylenmişse de dikkat çekmemiştir. Ancak Alman jeofizikçisi Alfret Wegener, 1912’de bütün kıtaların tek bir kara parçasından meydana geldiğini ileri sürmüştür. Şimdiki durumun ise, bunların değişik bölünme ve kaymalar sonucu ortaya çıktığını savunmuştur. Ancak bu ayrılmayı meydana getirecek mekanizmanın belirlenememesi ileri sürülen iddianın kabulünü geciktirmiştir. 1960-1962 arasında Amerikalı Robert Diotz ve H.H. Hess’nın Deniz Tabanı Yayılması teorisiyle kabul edilebilir bir mekanizma ortaya konulmuştur. Buna göre ayrılma deniz tabanında meydana gelen çatlaklar sonucu kıtalar birbirlerinden sürekli uzaklaşmaktaydılar. Deniz tabanında yapılan incelemeler bu teoriyi desteklemektedir. Jeolojinin gelişmesinde önemli bir yeri de X ışınlarının kristallere olan uygulamasıdır. Kristallerdeki üç boyutta X ışınının kırılmalarından atomların dizilişi belirlenebilmektedir. Bu tesbitle, jeolojinin bir dalı olan mineroloji laboratuvarlarında X ışını aleti vazgeçilmez bir cihaz olmuştur. Elektron mikroskobla küçük fosillerin incelenmesi, jeolojinin ilerlemesine ayrı bir boyut kazandırdı. Türkiye’de jeoloji: Türkiye’de bugünkü anlamıyla jeoloji 20. yüzyılın başlarında kurulmuş, günümüze kadar gelişmeler göstermiştir. 1915 yılında İstanbul Darülfünun jeoloji kürsüsüne Alman Walther Penek çağrılmış Vefa’da bir konaktaki jeoloji ve mineroloji enstitüsünü yönetmiş, öğretim ve araştırma alanlarında çalışmalara girişilmiştir. O devirde Penck ve yardımcısı Hamit Nafiz Pamir, İstanbul Boğazı ve çevresi ile Bursa ve Uludağ’da geziler yapmış, jeolojik yayınlarda bulunmuşlardır. 1935 yılında bir yandan Maden Tetkik Arama Enstitüsü (MTA) faaliyetlerine girişirken, bir yandan da üniversite ve bazı yüksek okullarımızda jeoloji öğretimi araştırmaları ilerleme yoluna girmiştir. MTA’nın yayınladığı birçok kitaplar yanında, jeolojik araştırmaların önemli yer tuttuğu bir dergi düzenli olarak, daha sonra Türkiye Jeoloji Kurumu kurularak bültenler yayınlanmıştır. Bu arada Türkiye’nin 1.800.000 ölçekli ve 8 paftalık jeoloji ve tektonik haritaları yayınlanmış (1946), daha sonra 1.500.000 ölçekli ve geliştirilmiş bir jeoloji (18 pafta) haritası çıkarılmıştır. Bu gelişmeler sırasında İstanbul Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesinde de jeoloji üzerine çalışmalar olmuş ve büyük gelişme sağlanmıştır. Yer kabuğunun bileşimi ve yerin içi: Yerkabuğunun % 99 kadarı taş, mineral ve madenlerden meydana gelmiştir. Yerkabuğunda taşların bileşimine giren başlıca elementler şunlardır. Oksijen (%46.71), silisyum (%27.69), alüminyum (%8.07), demir (%5.05), kalsiyum (%3.65), sodyum (%2.75), potasyum (% 2.58) ve mağnezyum (% 2.08). Mineraller, tabiatta bulunan ve belirli kimyasal bileşimi olan homojen cisimlerdir. Çoğunluk katı ve anorganiktir. Kaya tuzu (NaCl) ve necef taşı(SiO2) gibi. Civa sıvı halde inorganik, tabiatta ya çeşitli kristaller halinde bulunur veya şekilsiz (amorf) halde olur. Jeolojinin esas konusu içine giren yer kabuğunun ana maddesi olan taşlar, ya mineral topluluklarıdır veya bir tek mineralin çok sayıda birleşmesinden doğmuşlardır. Mesela granit ve andezit çeşitli minerallerden meydana gelmiş, mermer ve kuvarsit ise tek bir mineralden teşekkül etmiştir. Sayıları binden çok olan minerallerin on veya on beş kadarı geniş ölçüde taşların bileşimine katılmıştır. Bu mineraller, kuvars, feldispat, mika, amfikol, piroksen, olvin, granat, karbonat (kalsit) ve tuzlar (özellikle jips)dır. Yerkabuğunun yapısında katkıları bulunan minerallerle madenler kavramları üzerinde de durmak gerekir. Mineral daha önce de bahsedildiği gibi tabiatta bulunan, belirli kimyasal bileşimi olan, homojen, bir kısmı kristaller halinde, bir kısmı şekilsiz olarak teşekkül etmiş cisimlerdir. Madenler ise, yerkabuğunda filiz denilen bileşimler halinde bulunan cisimlerdir ki, bunlar yerin çeşitli derinliklerinden maden cevheri olarak çıkarıldıktan sonra ergitilerek işlenir duruma getirilen maddedir. Jeoloji biliminin dalları: Jeoloji, yerkabuğunun maddesini, tarih sırasına göre incelediği için tarih bilgilerinden, maddelerin fizik, kimya ilminden, fosilleri anlamak için biyoloji ilminden istifade eder. Konularına göre jeoloji birçok bilim dallarına ayrılır. Jeofizik: Jeofizik, yerkabuğundaki, atmosferdeki ve okyanuslardaki maddelerin fiziksel yapısını inceler. Deprem dalgalarının yayılışı, jeofizik konularına ışık tutar. Jeokimya: Jeokimya elementlerin kimyasal yapılarını inceleyerek onların bulunuş yer ve zamanını tayin etmeye çalışır. Yüksek sıcaklık ve basınçta ne gibi değişmeler gösterdiğini inceler. Laboratuvarlarda kilometrelerce derinlikteki toprağın altında sıcaklık ve basınçtan maddenin nasıl etkilendiğini tesbit edebilir. Mineroloji: Yerkabuğu kayaçlardan, kayaçlar da birçok minerallerin karışımından meydana gelmiştir. Mineroloji kimyasal yapılarını ve kristal yapılarını inceler. Minerallerin formları ve kristal yapıları ışık mikroskobu ve elektron mikroskoplarla incelenerek tabiattaki bulunuş şekilleri, endüstrideki üretim usulleri üzerinde bilgi edinilir. Petroloji: Kayaç maddelerinin başlangıcı, tarihi ve zamanla değişimleri üzerinde inceleme yapar. Petroloji aynı zamanda minerallerin meydana geliş şekillerini yüksek hararet ve basınç altında fiziksel ve kimyasal özelliklerinin değişmesini inceler. Paleontoloji: Paleontoloji, jeolojik devirlerde yaşamış hayvan ve bitkilerin taşlaşmış kalıntılarını(fosil) kayaçlar arasında bularak inceleyen jeoloji dalıdır. Paleontoloji aynı fosillerin bulunduğu yer kabuğu katlarının aynı jeolojik devre rastlamasını ipucu alarak jeolojik devirlerin zamanlamasını belirlemekte jeolojiye büyük ölçüde yardımcı olur. Jeomorfoloji: Jeomorfoloji yüzeydeki kara şekillerini ve bunların jeoloji tarihlerini inceleyen joloji dalıdır. Jeomorfolojinin bir dalı olan paleomorfoloji ise, jeolojik devirlerde yüzeyde olup sonra gömülen yüzey karaların yapısını inceler. Jeolojik değişmeler: Jeolojik değişmeler, dünyanın dış kabuğunu çok değiştirmiştir. Değişmelerin herbiri milyonlarca sene sürmüştür. Yüzeydeki değişmeler bilinmekle beraber, yerkabuğu içlerinde de değişmeler olmaktadır. Değişmeleri meydana getiren maddeler gaz (atmosfer), sıvı(hidrosfer) veya katı (litosfer) olabilir. Bu üç madde beraber olarak da değişmeleri meydana getirebilir. Su hava ile, kaya su ile, hava kaya ile temasa geçer. Yerkabuğunun derinliklerindeki değişmeleri incelemek çok zordur. Dünyanın merkezi yeryüzüne 6400 km mesafede olmasına rağmen, henüz 8 km derinliğe kadar delinerek inceleme yapılabilmiştir. Derinlerde sıcaklık 2200-2800°C’ye kadar çıkmaktadır. Basınç ise atmosfer basıncının 3,5 milyon katına ulaşmaktadır. Yerküresinin iç yapısı: Dünyanın manyetik ve çekim sahalarından, aytaşları ve meteorların incelenmesinden, sismik incelemelerden elde edilen ipuçları ile yerkürenin iç yapısı hakkında bilgiler elde edilebilmektedir. Yer kabuğunun dış kayalık kısmının kalınlığı oldukça ince olup, yüksek dağlar altında 50 km deniz okyanusları altında 4 km kadardır. Kalın tabakalar granit yapıya sahipken, ince tabakaları bazalt yapı meydana getirir. Yerkabuğunun altında 3000 km kalınlıkta gittikçe yoğunluğu artan katı bir tabaka mevcuttur. Ayrıca, 6.900 km çapında en içte yüksek basınç altında ergimiş bir kütle halinde çekirdek kısmı vardır. Volkan patlaması: Volkan patlaması, ergimiş olan içerdeki kütlenin (mağma) yerkabuğunun bir noktasından dışarıya çıkıp yayılmasıdır. Yerkabuğu üzerine çıkan mağma, ’lav’ ismini alır. Lavların soğuması ile volkanik kayaçlar meydana gelir. Mağmanın meydana gelişi, iç hareketler sırasında sürtünmelerden açığa çıkan enerji ile kayaçların erimesi sonucu olarak düşünülmektedir. Diğer bir düşünce olarak da, radyoaktif maddelerin biraraya gelmesi ile açığa çıkan ısı enerjisinin kayaçları eritici tesirinin olduğu kabul edilmektedir. Yerkabuğunun hareketi: Tektonik hareketler genel olarak çok yavaş olur. Mesela dağların yer kabuğunun kırılarak meydana gelişi jeolojik devilerde milyonlarca sene gibi çok uzun zamanda olmuştur. Yer kabuğunda yukarı doğru hareketi ile okyanus dibindeki karalar yüzeye doğru itilerek yeni kıtalar meydana gelmiştir. Bunun tam tersine yerkabuğu aşağı doğru çökerek sular altında kalmıştır. Yerkabuğunun hareketi esnasında bazı kayaçlar büyük gerilimler altında kalarak şekil değiştirir. Devamlı basınç altında kayaçların kırılması ile gerilmelerinde ani değişiklik olur ki, bu olayın zelzelelerin bir sebebi olduğu sanılmaktadır. Alp Dağları, Apalanş Dağları, Sierra Nevada Dağları, yerkabuğunun böyle hareketleri sonunda meydana gelen en güzel örneklerdir. Yerkabuğunun Hareketlerinin Muhtemel Sebepleri Büzülme teorisi: Bu teoriye göre yeryüzü ilk olarak erimiş halde bulunmaktaydı. Daha sonra iç tarafının soğuyup büzülmesi sonucu yeryüzünde seviye değişiklikleri, dağlar ve vadiler meydana gelmiştir. Bu olaylar sonucu ortaya çıkan kuvvetler kayaçlarda fay denilen kırılma çizgilerini meydana getirmiştir. Genişleme teorisi: Büzülme teorisinin tam tersine bu teori yeryüzünün ilk çapının şimdikinin yarısı kadar olduğunu ve yüzünde kalın bir kabuk mevcut bulunduğunu kabul eder. Ancak sonra meydana gelen genişlemeler fayları ve büyük kara kütlelerini ortaya çıkarmıştır. Daha sonra bu kütleler birbirinden ayrılmış ve okyanuslar meydana gelmiştir. Konveksiyon teorisi: Konveksiyon terimi; bir akışkan içinde, akışkanın kendisinin hareket etmesiyle oluşan ısı iletimi manasını taşır. Bu teori, dış kabuk altında meydana gelen sıcaklık değişimlerinden dolayı, bazı kısımların genişleyip üste çıktığını kabul etmektedir. Yeryüzündeki büyük sıra dağları bu şekilde ortaya çıkmıştır. Kıtasal kayma teorisi: Jeologlar tarafından yeryüzünün içinde konveksiyon işlemlerinin devam ettiği kabul edilmektedir. Bu teoriyi Alman jeofizikcisi Alfred Wegener kurmuştur. Wegener’e göre kıtaların hepsi Paleozoikum ve Mezozoikum devirlerinde kıtalar birbirine yapışık idi. Paleozoikum sonuna kadar, hayvanlar Güney Amerika ile Afrika, Asya ve Avustralya arasında kara yolculuğu yapmışlar, Eosen devrinden itibaren de Afrika’da yaşayan hayvanlar, karadan Güney Amerika’ya geçmişlerdir. Konveksiyon sonucu bu tek parçadan kıtalar zamanla birbirinden ayrılmış ve bugünkü durumu ortaya çıkmıştır. Bu teoriyi destekleyen müşahedeler mevcuttur. Kıtaların kayması, dev kıtasal blokların altta bulunan daha çok plastik olan bazalt kayaçlarından daha hafif olduğunu kabul etmektedir. Denge teorisi: Yukarıdaki teoriler kıtaların ve okyanusların meydana gelişlerini açıkladıkları halde, bu bilgilerin periyodik yükselme ve alçalmalarına bir açıklama getirmemektedirler. Yeryüzündeki düşey kuvvetlerle bazı kısımlar yükselmiştir. Ancak daha sonra erozyon etkileriyle bu kısımlar alçak bölgelere taşınmış, okyanusların bazı bölgelerinde toplanmıştır. Daha sonra meydana gelen düşey hareketlerle, bu bölgeler tekrar yükselmiş, dağları meydana getirmiştir. Böylece bir dengeye doğru gidilmektedir. Bu teoriye göre denge için yüksek yerler, daha hafif kayalardan meydana gelirken okyanusların dipleri daha ağır kayalardan meydana gelir. Böyle olması dengenin sağlanmasının bir sonucudur. Ancak, bu teori, bu suretle olan periyodik hareketlerin dünyanın yüzeyinin hala neden dengeli düz bir görünüşe sahib olmadığını açıklıyamamaktadır. Yerkabuğunun aşınması: Yeryüzündeki jeolojik işlemler enerjilerini güneşten alırlar. Güneş enerjisinin dünyanın kara, hava ve su parçaları arasındaki devamlı dağılışı, yer kabuğunun değişmesine sebeb olur. Güneş enerjisi yanında yerçekimi de biyolojik ve jeolojik değişikliklerde etkilidir. Yerkabuğu devamlı olarak aşınır ve bu kısım tekrar bazı bölgelere dağılır. Bu aşınma, taşınma ve başka yerde depolanma, yerkabuğu varolduğundan bu yana cereyan etmektedir. Kaya ve topraklar, atmosferik etkilerle, akan su, buzullar, rüzgarlar ve dalgaların etkisiyle ufalanır, aşınır. Buna insan ve hayvanların etkilerini de ilave etmek gerekir. Bu etkilerin bir özelliği de, insanlar tarafından görülebilmeleri veya fark edilmeleridir. Akarsuların etkisi: Erozyona en çok sebeb olan etkidir. Akarsular yataklarını yaparken, etraftaki maddeyi sürükler ve başka bir yere depo ederler. Sürükleme akarsuyun hızlı aktığı, depolama ise suyun akış hızının yavaşladığı yerlerde ortaya çıkar. Sonuç olarak kumsallar, deltalar ve taşma ovaları meydana gelir. Jeolojik olaylar sonucu, toplanmış tabakalardan, aynı özellikte kayalar ortaya çıkar. Hava şartlarının etkisi: Hava şartlarına maruz kalan yerkabuğu zamanla yağmur suları, rüzgarlar ve don etkisiyle parçalanır ve ayrışır. Bu olayların pek çoğu fiziksel olup, kayaları küçük parçalara ayırma şeklinde ortaya çıkar. Bu suretle ortaya çıkan toprak bitkisel hayatı destekleyebilecek özelliğe sahiptir. Buzulların etkisi: Buzullar yüksek dağlarda meydana geldiği gibi, tamamen bir kıtayı kaplayacak şekilde de belirebilirler. Buzullar yerçekimi etkisiyle inerken geçtikleri kayalara etkili olurlar. Bazan kayalar da buz tutarak buzullarla kayar. Bu sırada yerkabuğunda değişikliklere sebeb olur. En sonunda erimeleri sonucu göller meydana gelir. kuzey Amerika’nın büyük göllerinin çoğu buzulların erimeleri sonucu meydana gelmiştir. Buzullar beraberlerinde pekçok madde taşırlar ve bunları eridikleri yere bırakırlar. Rüzgarlar da yerkabuğunun değişmesinde özellikle çöl ve yarı çöl bölgelerde, etkili olurlar. Verimli üst toprak aşınıp, tamamen başka yere taşınabilir. Yeraltı suyu da, yerkabuğu altında mağaralar açarak tesirli olur. Bazı mağaralarda sarkıt ve dikitlerin meydana gelmesine yeraltı suları sebeb olur. Diğer bir önemli etki de kıyılar boyunca tesir eden dalgalardır. Bunlar, kıyılara çarparak, kayaların parçalanmasına ve kıyı şekillerinin değişmesine sebeb olur. Askıda bulunan bütün maddelerin çökmesinde yer çekiminin tesiri vardır. Ayrıca, yerçekimi dağlık bölgelerde parçalanmış kayaların hareketini kontrol eder. Dalga etkisine benzeyen diğer bir tesir de denizlerde meydana gelen gel-git yani med-cezir olaylarıdır. Değişen yeryüzü: Yeryüzü için söylenilebilecek tek kesin şey bunun değişmesidir. Bir yandan yeryüzü farkedilir bir şekilde değişirken, eskiden beri etkili olan volkanik ve tektonik hareketler de bu değişikliğe ayrı bir yön vermektedirler. Bunlar belirli devreleri olan periyodik olaylar sonucu ortaya çıkmaktadır. Su dolaşımı: Kayaların parçalanmasında su dolaşımı veya hidrolik çevrim etkili rol oynar. Güneş enerjisi ve yerçekimi ile güç bulan bu hareket, pompalanma, yoğunlaşma ve hareketten ibaret olan bir tabii ’makina’dır. Bu işlemde su denizlerden buharlaşır, rüzgarla iç taraflara taşınır ve yağmur veya kar olarak düşer. Bir kısım su, nehirlerle veya yeraltı suyu olarak denize tekrar dönerken, bir kısmı da buharlaşma veya terleme yoluyla atmosfere iade edilir. Su yeryüzünde hareket ederken, şeklini fiziksel veya kimyasal olarak değiştirir, Bu, en önemli çevrim ve etkidir. Kaya dolaşımı: Yerkabuğunda bulunan erimiş daha sonra soğuyarak sertleşmiş kaya atmosferik etkilerle aşınıp, parçalanır. Bunu takiben, tabakalar meydana getirmek üzere taşınır. Daha sonra bu tabakalar üsttekilerin etkisiyle katılaşır ve bir tabakalı kaya meydana getirir. Çevrede meydana gelecek ısı ve basınç etkisiyle, bu kaya tamamen değişikliğe uğrayabilir ve metamorfik kaya meydana getirebilir. Çok büyük ısı ve basınçların etkisiyle bunlardan mağma meydana gelebilir. Mağmanın sertleşmesiyle kaya dolaşımı tamamlanmış olur. Ancak, her zaman dolaşımı bu şekilde tamamlanmayabilir ve bazı kısa devreler meydana gelebilir. Erezyon devreleri: Oldukça açık olan bir devredir. Mesela, nehirlerin geçtiği vadilerin gençlik, olgunluk ve yaşlılık devreleri vardır. Herbir devrenin kendine has vasıfları mevcuttur. Bu devrelerden geçerken, vadilerin bazı kısımları nehirler tarafından taşınır, denizlere depolanır. Denizlerdeki tabakalanan kısımların kaya deveranındaki gibi tekrar mağma teşekkülü ile bu devir tamamlanır. Volkanik ve tektonik hareketlerle bütün bu devirler yeryüzünün dinamik bir gezegen olduğuna işaret etmektedir. Milyarlarca yıldır değişen gezegenimiz değişmesine hala devam etmektedir. En çok kabul gören teoriye göre, yeryüzü 4,5 milyar yıl önce toz bulutundan ibaretti. Kendi radyo aktif ısısı sonucu erimiş bir devre geçirmiş ve bugünkü kabuk ve sıcak çekirdek durumuna gelmiştir. Yeryüzünün şekillenmesinde jeolojik kuvvetler sürekli etkili olmuşlardır. Günümüze kadar geçen devre çeşitli jeolojik zamanlara ayrılarak incelenir. JEOLOJİK ZAMANLAR; Alm. Geologische Zeiten, Fr. Les temps geologiques. İng. Geological Times. Dünyanın yaratılışından bu yana geçen zaman. Bu konu ve dünyanın yaşı insanların en çok ilgi duyduğu konulardan birisi olmuştur. Eski müneccimler, yani o zamanın astronomları dünyanın yaşı için gezegenlerin sayısı kadar bin sene ve sadece yedi gezegen bilindiği için toplam 7000 sene demişlerdir. Tarihlerin çoğunda yazılı bulunan ve bazı din kitaplarına da geçmiş olan yedi bin sene, buradan gelmektedir. Bazıları burc sayısınca bin sene, yani 12.000 sene, bazıları da meridyen sayısınca bin sene, yani 360.000 sene demişlerdir. Endülüs alimlerinden Ebu Abdullah Kurtubi’nin Tezkire’sinden Abdülvehhab-ı Şarani’nin hülasa ettiği Muhtasar isimli kitapta ise, 360.000 x 360.000 = 129.600.000.000 sene olduğu yazılıdır. Bunların hepsi zandan öteye gitmemektedir. İdris aleyhisselamın; ’Bizler peygamber olduğumuz halde, dünyanın yaşını bilemedik.’ buyurduğu nakledilir. Yirminci yüzyılın başlarında dünyanın yaşı, yer kabuğundaki erozyon ve tabakalaşmanın incelenmesiyle tahmin edilmeye çalışıldı. Bu çalışmalardan yaşın birkaç yüz milyon sene olduğu ileri sürülmüştü. Ancak, daha sonra 20. yüzyılda radyoaktivitenin keşfi, tabii izotopları incelenen kayaçların yaşının bulunmasına imkan sağladı. Kayaçlar, mineral topluluklarıdır. Tek bir mineralin çok sayıda birikmesinden veya çeşitli mineral ve taş parçacıklarının bir araya gelmesinden meydana gelirler. Kayaç terimi, ’külte’ olarak da kullanılmaktadır. Bu çalışmalardan dünyanın yaşının 4 milyar senenin üzerinde olduğu çıkarıldı. Dünyanın ömrünün son % 10’luk kısmındaki gelişmeler, fosiller incelenerek tahmin edilmesine rağmen, geri kalan kısım için radiyoaktif metotlara ihtiyaç vardır. Bu konuda uygulanan birkaç tür metod mevcuddur. Bunlardan ’radyoaktiflik saati’denilen usul ile, yani pechblend filizinde şimdi mevcut olan kurşun ve uran maddelerinin miktarları nisbeti bulunup, bu kadar kurşunun şimdiki uran ile bu kurşuna tebeddül etmiş (dönüşmüş) bulunan uran miktarlarından teşekkülü için lazım olan zamanı Uran I’in bozunma sabitine göre hesab ederek Erd kabuğunun yaşını, yani dünyanın ömrünü 4,5 milyar sene olarak bulmaktadırlar. Bu bakımdan fen adamlarına göre günümüzde en geçerli tahmin olarak dünyanın yaşı, 4.500.000.000 yıl olarak kabul edilmektedir. Güneş sisteminin oluşumu ve gelişimi konusunda çeşitli görüşler (hipotez ve teoriler) ileri sürülmüştür. Bunlardan birinde, dünyanın ve diğer gezegenlerle güneşin başlangıçta kozmik bir toz bulutu şeklinde bulunduğu ileri sürülmektedir. Bu görüşün savunucularına göre, bu toz bulutlarının değişik zamanlarda bir araya gelmesiyle gezegenler ve güneş meydana gelmiştir. Muhtemelen dünya, kendi radyoaktif ısısının etkisi altında erimiş bir şekilde, günümüzdeki tabakalı duruma gelmiştir. Dış kabuğun içindeki çekirdekte bulunan kısım, erimiş durumunu hala korumaktadır. Meydana gelen değişiklikler sonucunda, zengin silisyumlu kabuk tabakası ile ağır metalleri ihtiva eden çekirdek kısmı meydana gelmiştir. Ortaya çıkan bu kuvvetler arzda sürekli olarak değişiklikler meydana getirmiştir. Bazan deniz olan kısımlar dağ şekline dönüşmüştür. Bu değişikliklerden, dağların üst kısımlarında deniz hayvanı fosillerinin bulunması ile buraların bir zamanlar deniz olduğu neticesine varılabilir. Yer kabuğunun tabakalanma şeklinden hareketle en üst katın en son meydana gelen kat olduğu kabul edilerek, jeolojide ’üst üste gelme’ anlamını taşıyan ’Süperpozisyon kanunu’ ortaya konuldu. Yapılan çalışmalardan her katın kendine has özelliklere sahip fosilleri ihtiva ettiği tesbit edildi. Benzer fosilleri ihtiva eden karalar, aynı jeolojik zamanda meydana gelmiş tabakalar olarak kabul edildi. Hutton’un Dünya Teorisi Jeolojik zamanlarla ilgili modern fikirlere en yakın olanı İskoçyalı Fizikçi Hutton (1726-1797) tarafından ileri sürülmüş, jeolojik değişmelerin peryodik olarak devamlı olduğu kabul edilmiştir. Hutton’un incelemelerinden kayaçların atmosfer tesiri ile yavaş yavaş eridiği ve sularla taşınarak deniz yataklarında yeni kara katmanları meydana getirdiği anlaşıldı. Kat kalınlığı arttıkça basınçla ve ısıyla bu katlar içinde yeni minareller ve yapılar hasıl olduğu ileri sürüldü. Neticede yeniden granit ve kayaçlar meydana gelerek, yeni peryod başlangıcına gelindiği söylenmiştir. Hutton, inceleme yaptığı İskoçya Arran Adasında bazı granit parçalarının tortu kayaçlardan daha genç olduğunu tesbit etmiştir. Hutton aynı zamanda değişik katlardaki kayaçların birbiri ile bağlantısı olmadığını da buldu. Deniz yataklarında biriken tortularda eski ve yeni kara materyalinin karışık yer alması, dünya kabuğunun hareketi ile zamanla daha yaşlı kayaçların genç kayaçlar üzerinde yer aldığının anlaşılması, dünya kabuk katmanlarının jeolojik sırasının tesbitinin ne kadar zor olduğunu meydana çıkardı. Jeolojik zaman sırasının bulunmasında jeolojistler bazı ipuçlarından harekete başlarlar. Bunlardan biri tortular üzerinde rüzgar, su dalgası ve akıntıların meydana getirdiği izlerdir. Tortular içine gömülen hayvan organ parçalarının bir kısmının hala yumuşak, bir kısmının ise sertleşmiş olması yüzeyde ne olduğunu anlatabilir. Jeolojik Zaman Sıralama Tablosu Yerkürenin tarihi, kültelerin tabakalaşma durumları, yaşları ve ihtiva ettikleri fosillerin özellikleri dikkate alınarak dört büyük jeolojik zamana ayrılmıştır. Bunlar aşağıdan yukarıya doğru: 1. zaman, 2. zaman, 3. zaman ve 4. zamandır. Bu dört zaman; yer kabuğunu teşkil eden ilk fosilli tabakalardan günümüze kadar geçen zaman peryodunu kapsar. Bu dört zamandan başka bir de bu zaman yerlerine temel vazifesi gören yer kabuğunun gerçek fosil ihtiva etmeyen en eski tabakaların teşekkül ettiği dönem olarak kabul edilen zaman vardır ki, bu ilk zamana ’Azoik’ veya ’Anterkambrian’ adı verilir. Bu duruma göre yerküremizin tarihi beş büyük zamana, her jeolojik zaman da kendi içinde devirlere, devrelere ve çağlara bölünür. Günümüz jeolojistlerinin bir çoğu 1. zamandan önceki ilk zaman dönemini, ’Proterozoik’ ve ’Arkeozoik’ olmak üzere iki zaman birimine ayırırlar. Bunlara göre de dünyanın jeolojik tarihi altı zamana ayrılır. Süperpozisyon kanunu ve kayaçlarda bulunan fosillerden yer kabuğu katlarının oluş sırası tesbit edilmesiyle, jeolojik zaman sıralaması bir tablo haline getirilmiştir. Bu yöndeki çalışmalar ilk jeolojik zamanın hiç fosil ihtiva etmeyen Arkeozoik zaman olduğunu ortaya koymuştur. İlk fosil Proterozoik zamanla başlar. Fosil taşıyan tabakaların radyoaktif saat metoduyla incelenmesinden, yeryüzünde iki milyar yıl öncesine kadar hayatın bulunmadığı ortaya çıkarılmıştır. Hayatın ilk izleri en fazla iki milyar yaşındadır. 03 03 İlk gerçek fosiller kuzey Amerika’da Süperior Gölü kıyısında Prekambriyen devrine ait 2 milyar yıl yaşındaki Guntflint kayaçlarında bulunan Guntflint bitki fosilleridir. Bu fosiller mavi-yeşil alg ve bakterilerden meydana gelmişti. Jeolojik zamanlar, bazı özelliklerine göre isimlendirilmişlerdir. 1. zamana eski hayvanlar zamanı anlamında ’Paleozoik’, 2. zamana orta hayvnlar zamanı anlamında ’Mesozoik’, 3. zamana yeni hayvanlar zamanı anlamında ’Neozoik’ ve 4. zamana da insanı ihtiva eden zaman anlamında ’Antropozoik’ zaman adı verilmiştir. NOT: TABLO İÇİN BKZ. CİLDLİ REHBER JEOMORFOLOJİ; Alm. Geomorphologie (f), Fr. Geomorphologie (f). İng. Geomorphology. Yer kabuğu şeklinin meydana gelmesi ve değişmesi ile meşgul olan bilim dalı. Bunun yanında yeraltı tabakalarının özelliklerini incelemekle de meşgul olur. On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıldan itibaren tabiatla uğraşan bilim adamları, yeryüzü şeklinin iç kuvvetler, erozyon ve depolanma sonucu ortaya çıktığını söylemişlerdir. Daha sonra erozyonun kıymetinin anlaşılmasıyla bu bilim dalının değeri artmıştır. On dokuzuncu yüzyılda yerkabuğunun erozyona bağlı jeomorfik bir çevrimden geçtiği kabul edilmiştir. Buna göre yerkabuğunun ’gençlik’, ’olgunluk’ ve ’yaşlılık’ devreleri mevcuttur. Bazı bilim adamları bu sınıflamayı fazla basitleştirilmiş olarak kabul etmekte ve sınıflamanın kayaçların oluşumuna(orijinine) bağlı olacağını ileri sürmektedirler. Günümüzde jeomorfolojinin muhteviyatı (kapsamı) ve metodu genişletilmiştir. Hava fotoğrafları, daha önce elde edilemeyen ayrıntılı bilgiyi elde etme imkanı vermiştir. Bunun yanında iklimin de yerkabuğunun şekillenmesine tesir eden önemli bir faktör olduğu kabul edilmiştir. Paleojeomorfoloji ise eski zamanlardaki yerkabuğu şeklini inceleyen bir alt bilim dalıdır.