TARİKAT hakkında bilgi, ansiklopedik kaynak. Nedir, kimdir, nerededir, nasıl çalışır, nedenler, ne zaman sorularına cevap arayanlara, tarikat hakkında bilgi.
Alm. İslamischer Order, Fr. Ordre religieux, İng. Suff Orders. Tasavvuf yolu. Tarikat, lügatte ’yol’ manasına gelir. Tarikatların esasını tasavvuf bilgileri teşkil eder. Bu bilgilerin, insanlara farklı şekillerde sunulmasından tarikatlar meydana gelmiştir. Tasavvuf bilgilerinin hepsi Peygamber efendimizden gelmektedir. Bütün Eshab-ı kiram radıyallahü anhüm, bu bilgileri silsile yoluyla kendilerinden sonrakilere ulaştırdı. Hazret-i Ebu Bekr ile hazret-i Ali müstesna, diğer sahabeye ait silsileler birkaç asır sonra kayboldu. Bin dört yüz seneden beri, ince bilgiler ve marifetler, hazret-i Ebu Bekr ile hazret-i Ali’ye ait silsileyle gelmiştir. (Bkz. Tasavvuf) Asr-ı saadette ve sahabe devrinde Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) sünnet-i seniyyesine uymakta büyük bir titizlik gösterilirdi. Tabiin ve Tebe-i Tabiin devrinde de böyleydi. Sonra dinde gevşeklik ve dünyaya meyletmeler başlayınca, sünnet-i seniyyeye yapışmak, yani emir ve yasakları yerine getirmekte gayret göstermeye zühd; halleri böyle olanlara zühhad (zahidler) ve ubbad (abidler) denildi. Daha sonra bozuk fırkalar ortaya çıkıp, kendi rehberlerine zahid ve abid deyince, Ehl-i sünnetten olanların, bozuk fırkalardan ayırt edilebilmeleri için sünnet-i seniyyeye sımsıkı yapışmak, dünyaya meyletmemek ve kalbi manevi kirlerden temizlemekten ibaret olan hallere tasavvuf; böyle kimselere de sufi ve mutasavvıf adı verildi. İlk önce kendisine sufi denilen, Ebu Haşim Sufi’dir (v.115/M.733). Sufi kelimesinin yayılması, hicri ikinci (miladi sekizinci) asrın sonlarından itibaren olmuştur. İslamın ilk iki asrında hazret-i Ebu Bekr ile hazret-i Ali’den gelen feyz ve marifetler insanların istidad ve kabiliyetleri, tabiat ve mizacları ve değişik şartlara göre farklı tarzlarda sunuldu. Neticede, hazret-i Ebu Bekr’e ait silsileden 9. asırdan itibaren; hazret-i Ali’ye ait silsileden 12. asırdan itibaren ana tarikatlar ortaya çıktı. Zamanla ana tarikatlar içerisinde manevi hususiyetleriyle temayüz edenler (mürşid-i kamiller, tasavvufta yetişmiş ve yetiştirebilen yetkili rehberler) bulundu. Bunlar da şartlara ve zamanlarındaki insanların durumlarına göre ana tarikatın temel özelliklerine muhalefet etmeden, bazı değişiklikler ve ilaveler yaptılar. Böylece ana tarikatların şubeleri ortaya çıktı. Bunlar da tarikata hususiyetini veren o veli zatın ismiyle anıldılar. 11. asırdan itibaren sistemleşmeye başlayan tarikatların ferd ve cemiyet hayatında büyük tesirleri olmuştur. Tasavvuf büyükleri çobandan devlet reisine kadar herkese hitab edip sözleri ve sohbetleriyle gönülleri cezbetmişler ve yaptığını Allah için yapma ruhunu aşılamışlardır. Ferdlerin, basit menfaat kaygılarından kurtulmalarına, oldukları gibi görünen ve göründükleri gibi olan, riya ve gösterişten uzak, yüksek karekterli insanlar olmalarına yardımcı oldular. Cemiyetteki insanların birbirlerini dilden değil, gönülden seven, kendileri için istediklerini başkaları için de isteyebilen kimseler olmalarına, benlik davasından ve kendini beğenmişlikten sıyrılmalarına gayret ettiler. Dünya sevgisiyle katılaşan kalpler, onların tesirli sözleriyle yumuşadı. Böylece an’anevi bağlarla birbirine kenetlenmiş, birlik ve beraberliğe kavuşmuş cemiyetler meydana geldi. Ayrıca İslamiyetin yayılmasında da bilfiil hizmet gören tarikat mensubu zatlar, Hindistan ve Malay adalarına kadar gidip, yerli halkın lisanlarını öğrendiler, aralarına karışıp, İslamı yaydılar. İslamın yayılmasında hizmet veren böyle binlerce zattan biri de Ebu İshak Kazeruni’dir (v.426/m.1034). Çin, Hindistan, İran ve Anadolu’da İslamiyetin yayılmasında bütün gücüyle çalışan Kazeruni, kurduğu askeri birliklerle gazalar tertip etti. Bu yüzden kendisine Şeyh-i Gazi dendi. Yirmi dört bin Yahudi ve ateşperestin Müslüman olmasına vesile oldu. Ayrıca gazaya çıkan ordulardan önce gidip fethe zemin hazırlayacak faaliyetlerde bulundular. Orduyla beraber gittiklerinde konuşmalarıyle askerin moralini ve maneviyatını yükselttiler. Yine fethten sonra o beldenin gayr-i müslim halkını İslamiyete ısındırmak için çalıştılar. Bunun içindir ki, İslam devletlerinde halifeler ve sultanlar alimlere ve evliyaya daima kıymet vermişlerdir. Nitekim Büyük Selçuklu Devletinin kurucularından Çağrı ve Tuğrul beyler, o sırada yaşayan Ebu Said Ebü’l-Hayr hazretlerinin nasihatını ve dualarını almayı ganimet bilirlerdi. Tarikatların Türkiye Selçuklu Devletinin kuruluş ve sonraki dönemlerdeki hizmetleri aynen devam etmiştir. Cemiyetin manevi terbiyecileri olan tasavvuf büyükleri, Selçuklu sultanları tarafından büyük kabul görmüşlerdir. Bu sebeple Necmeddin Bağdadi, Sultan İzzeddin Selçuki’den; Şihabüddin Sühreverdi, Birinci Alaeddin Keykubad’dan; Behaeddin Veled, Alaeddin Keykubad’dan çok hürmet görmüştür. On üçüncü asrın ortalarına doğru Konya’da Evhadeddin Kirmani, Muhyiddin-i Arabi, Sadreddin Konevi, Celaleddin-i Rumi, Mueyyedüddin el-Cündi, Saideddin Fergani; Tokat’ta Fahreddin bin İbrahim Iraki (v.689/m.1289), Kayseri ve Sivas’ta Necmeddin Daye (v.654/m.1256) Anadolu’da birlik ve beraberliğin mimarlarındandır. Selçukluların son zamanlarında Moğol istilasıyle devlet otoritesinin kalmadığı, cemiyet hayatının karışık olduğu sırada tarikat, tasavvuf ehlinin nasihatları, huzurunu kaybetmiş insanlara büyük bir teselli ve sükun kaynağı oldu. Tekkeler ve zaviyeler, birer huzur evi durumundaydı. Bunun yanında devlet otoritesinin temininde büyük faydaları oldu. Diğer taraftan bir kısım dervişler de Moğollar arasına girip, onları İslama ısındırmak, yahut hiç olmazsa zulümlerini en aza indirebilmenin mücadelesini veriyorlardı. Bilahare, Osmanlı Devletinin kuruluşunda büyük payı olan tarikat ve tasavvuf ehli, yükseliş dönemlerinde memleketin her tarafında hizmet verdiler. Bilhassa Şeyh Edebali, Dursun Fakih, Geyikli Baba, Emir Sultan, Somuncu Baba, Hacı Bektaş-ı Veli, Hacı Bayram-ı Veli ve Akşemseddin’in hizmetleri çok büyüktür. Ancak son zamanlara doğru bu tarikatlar ehliyetsiz kimselerin kontrolüne geçti. Böyle kimseler bu müessesenin yanlış anlaşılmasına vesile oldular. 0021 Yaklaşık yüz seneden beri, hakiki İslam alimlerinin bildirdikleri bu hakiki tarikat ve tasavvuf yolları unutuldu. Tarikat ve tasavvuf adı altında birçok şeyler uyduruldu. Tekkelerde haramlar ve bid’atler işlendi. Dinde cahil olanlar kendilerini şeyh ve mürşid olarak tanıttı. Bazıları da sihir olarak yaptıkları, ağızlarına ateş alıp yanaklarına şiş sokup çıkarmaya keramet dediler (Bkz. Tasavvuf). Böyle göz boyamaların haram olduğu, İbn-i Hacer-i Mekki hazretlerinin Fetava-yı Hadisiyye kitabının ve İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat’ının 266. mektubunda bildirilmiştir. Nitekim, Peygamber efendimiz buyuruyor ki: ’Bir kimsenin havada uçtuğunu ve deniz üzerinde